Zihnimizin kaygılı düşünceler üretmesinin güvenlik amaçlı olduğunu artık hemen herkes biliyor diye düşünüyorum; sosyal medyada psikologların en çok işlediği konulardan biri gerçekten.
Tedavi sürecinde de temel strateji kaygıyı yok etmek değil, sinir sisteminin yalnızca kaygı varken güvende olduğuna dair inancı esnetmektir. Özellikle “rahatlarsam bir şeyi kaçırırım / hazırlıksız yakalanırım” temasını araştırmak önemlidir.
Peki Kaygıyla savaşmak yerine ona bir iş vermeyi denesek
Kaygı bazen evin içinde sürekli dolaşan,
“Bir şey olacak!” diye bağıran bir alarm gibidir.
Onu susturmaya çalıştıkça sesi yükselir.
Kapıyı gösterip “Çık hayatımdan” dedikçe başka bir pencereden girer.
Çünkü kaygının asıl ihtiyacı yok olmak değil,
güvende olduğunu öğrenmektir.
Mesela bir sunum yapacaksınızdır.
Kaygı gelir: “Ya rezil olursan?”
Onu susturmak yerine şöyle dersiniz:
“Beni korumaya çalıştığını biliyorum. Ama bu kez kaçmam gerekmiyor. Hazırlanacağım ve yapacağım.”
Ya yeni bir ilişkiye başlayacaksınızdır.
Kaygı: “Ya terk edilirse?”
Bu kez bütün geleceği kontrol etmeye çalışmak yerine,
“Şu anda terk edilmiyorum. Şu anda yalnızca bir ilişkiyi tanıyorum.” dersiniz.
Kaygı, direksiyona geçmek isteyen bir çocuk gibidir.
Direksiyonu ona verirseniz yolu o seçer.
Onu bagaja kilitlerseniz bütün yol boyunca bağırır.
Ama yanınıza oturtup kemerini bağlarsanız, yolunuza devam edebilirsiniz.
Mesele kaygısız yaşamak değil.
Kaygının hayatınızı yönetmesine gerek kalmadan yaşayabilmek.
Bir süre sonra fark edersiniz:
O “yaratıcı olmayan çocuk” artık ortalığı dağıtmıyor.
Kenarında sessizce oturuyor.
Çünkü siz ona şunu öğretmişsinizdir:
“Seni duyuyorum. Ama dümen artık sende değil.”
