Yetişkinlik, çocukluk kahramanlarını yitirmenin yasıyla başlar. Kendi kendinin kahramanı olma mücadelesiyle sürer. Olgunluk ise kahramanlık idealinin ötesine geçebildiğinde başlar.
Yetişkinlik, büyümekle değil, kahramanlarımızı yitirmekle başlar.
Çocukken bizi koruyan, yol gösteren, güçlü ve her şeyi bilen insanlar vardır. Anne, baba, öğretmen, sevgili, bir dost… Onları gözümüzde büyütür; zorlandığımızda onların bizi kurtaracağına inanırız. Sonra hayat, yavaş yavaş bu kahramanların da insan olduğunu gösterir. Kusurları, korkuları, çaresizlikleri ve sınırları olduğunu fark ederiz.
İşte bu fark ediş bir tür yastır.
Çünkü aslında yalnızca bir insanı değil, “beni birileri koruyacak” inancını da kaybederiz.
Ardından başka bir dönem başlar:
Kendi kendimizin kahramanı olma mücadelesi.
Kendi ayaklarımızın üzerinde durmaya, kimse gelmese de devam etmeye, kendimizi savunmaya, yaralarımızı onarmaya çalışırız. Güçlü olmak, dayanmak, başarmak, kimseye muhtaç olmamak isteriz.
Fakat psikolojik olgunluk burada da bitmez.
Çünkü bir süre sonra insan, kendi kahramanı olma zorunluluğunun da yorucu olduğunu fark eder.
Her şeyi kontrol etmek, hep güçlü olmak, hiç düşmemek, her yarayı tek başına iyileştirmek zorunda değildir.
Olgunluk; ne başkalarının bizi kurtarmasını beklemekte ne de kendimizi sürekli kurtarmak zorunda hissetmektedir.
Olgunluk, hayatın kahramanlara değil, gerçek insanlara ait olduğunu kabul edebilmektir.
Kendimizin de başkalarının da kusurlu, sınırlı ve zaman zaman çaresiz olabileceğini kabul etmek…
Bazen yardım istemek, bazen yaslanmak, bazen düşmek ve yine de değerli kalabilmek…
Belki de gerçek özgürlük, “Ben kimseye ihtiyaç duymam.” diyebilmek değil;
“İhtiyacım olduğunda destek alabilirim ama kendimi de terk etmem.” diyebilmektir.
Çünkü yetişkinlik kahramanlarımızı kaybetmenin yasıyla başlar.
Kendi kendimizin kahramanı olma mücadelesiyle sürer.
Olgunluk ise artık kahraman olmak zorunda olmadığımızı anlayabildiğimiz yerde başlar.
