Sağlık anksiyetesi yüksek olan kişiler sık sık “Acaba gözden kaçan bir hastalık mı var?” sorusunun peşine düşerler. Bir klinikten diğerine gider, yeni tahliller ister, farklı doktor görüşleri alırlar. Kısa bir süre için rahatlarlar; ancak çok geçmeden zihin yeniden aynı soruyu üretir: “Ya bu sefer atlandıysa?”
Sağlık anksiyetesi çoğu zaman bedenden çok daha derin bir hikâyenin dışavurumudur. Kişinin yaşadığı kaygı aslında ölüm korkusu, kontrol kaybı korkusu, terk edilme korkusu ya da çocukluk yıllarında yaşanmış güvensizlik deneyimlerinin günümüzdeki yansıması olabilir. Ruhun taşıyamadığı bazı duygular zamanla beden üzerinden konuşmaya başlar.
Çocukluk döneminde duyguları görülmeyen, korkuları yatıştırılmayan ya da sürekli bir tehdit atmosferinde büyüyen kişiler için dünya güvenli bir yer olarak içselleştirilemez. Bu nedenle yetişkinlikte zihin sürekli tehlike taraması yapar. Kimi insan çevresindeki insanların niyetlerini kontrol eder, kimi ilişkilerini kontrol etmeye çalışır; sağlık anksiyetesi olan kişi ise bedenini kontrol eder. Nabzını dinler, belirtileri araştırır, bedenini adeta bir dedektif gibi izler.
Buradaki paradoks şudur: Kontrol etmeye çalıştıkça kaygı azalmaz, büyür. Çünkü her kontrol davranışı zihne şu mesajı verir: “Ortada gerçekten tehlikeli bir şey var ki kontrol etmek zorundayım.” Böylece kişi farkında olmadan kaygı döngüsünü besler.
Bu nedenle sağlık anksiyetesinin tedavisi yalnızca “Tahliller temiz, bir şeyiniz yok” demekten ya da sadece antidepresan kullanmaktan ibaret değildir. Asıl mesele, kişinin iç dünyasında sürekli alarm veren sistemi anlamaktır. Bedenin hangi duyguların sözcüsü haline geldiğini keşfetmektir.
Bazen kişi yıllarca kalbinde hastalık ararken aslında içinde taşıdığı kırılganlığı, yalnızlığı veya çaresizliği arıyordur. Çünkü ruhun anlatamadığı hikâyeleri beden anlatmaya devam eder. Tedavi, yalnızca semptomları susturmak değil; bedenin anlatmaya çalıştığı hikâyeyi duyabilmektir.
