En Büyük Korkun Ne?

Korkularını anlamak istiyorsan hayatındaki insanları nasıl cezalandırdığına bak.
İnsan, başkalarına ne yapıyorsa aslında en çok ondan kaçıyordur. Bu cümle ilk bakışta sert gelebilir ama oldukça anlamlıdır. Çünkü insan zihni, katlanmakta zorlandığı duyguları doğrudan yaşamak yerine onları dönüştürür, yer değiştirir ya da başkaları üzerinden dolaylı biçimde ifade eder.

Bu yüzden “nasıl cezalandırıyoruz?” sorusu, aslında “en çok neden korkuyoruz?” sorusunun bir aynasıdır.

Cezalandırma Davranışı: Bir Savunma mı, Bir İtiraf mı?

İnsan zihni, özellikle erken çocukluk döneminde yaşadığı incinmeleri doğrudan taşımakta zorlanır. Bu incinmeler; ihmal, terk edilme, değersizlik ya da güçsüzlük hisleri olabilir. Bu duygular bilinçdışına itilir ama ortadan kaybolmaz.

Yetişkinlikte ise bu duygular farklı kılıklarda geri döner:
çoğu zaman ilişki içinde, özellikle de çatışma anlarında.

İşte tam bu noktada “cezalandırma davranışı” devreye girer.
Ama bu cezalandırma, çoğu zaman karşıdakini düzeltmekten çok, kendi iç dünyamızdaki bir korkudan kaçınma çabasıdır.

Sessizlik: Görülmemenin Sessiz Çığlığı
Birini cezalandırmak için sessizleşmek…
Konuşmayı kesmek, geri çekilmek, yokmuş gibi davranmak…

Bu davranış yüzeyde “mesafe koymak” gibi görünür. Ama derinde şu mesaj vardır:

“Ben zamanında görülmedim. Şimdi seni de görünmez yapıyorum.”

Sessizlik burada bir güç değil, bir korunma biçimidir.
Çünkü kişinin en büyük korkusu şudur:
Görülmemek, fark edilmemek, yok sayılmak.

Çocuklukta duygusal olarak ihmal edilen birinin yetişkinlikte en hassas noktası budur.
Ve ironik şekilde, başkasına yaşattığı şey tam da kaçmaya çalıştığı deneyimdir.

Kaybolmak: Terk Edilmeden Önce Terk Etmek
Mesaj atmamak, ortadan kaybolmak, ilişkiyi belirsizliğe bırakmak…
Bu davranış çoğu zaman “umursamazlık” gibi algılanır.
Ama psiko-dinamik açıdan bakıldığında şu savunmayı görürüz:

“Beni terk etmeden önce ben seni terk ederim.”

Bu kişiler için en büyük tehdit, bağ kurmaktır.
Çünkü bağ = kaybetme ihtimali demektir.

Dolayısıyla kişi, kontrolü elinde tutmak için ilişkiden geri çekilir.
Ama aslında yaptığı şey, en çok korktuğu senaryoyu önceden sahneye koymaktır.

En derindeki korku:
Terk edilmek.

Öfke: Güçsüzlüğün Maskesi
Öfkelenmek, bağırmak, kırıp dökmek, saldırmak…
Bu davranışlar dışarıdan güçlü görünür.
Ama öfke çoğu zaman birincil duygu değildir.
Öfkenin altında çoğunlukla şunlar vardır:
• Utanç
• Değersizlik
• Yetersizlik
• Güçsüzlük

Kişi bu duygularla temas etmek yerine öfkeye sığınır.
Çünkü öfke, kontrol hissi verir.

“Zayıf hissetmektense öfkeli olurum.”

Bu yüzden aşırı öfke patlamalarının altında en sık yatan korku:
Güçsüz hissetmektir.

Umursamazlık: Kırılganlığın Zırhı
“Bana fark etmez.”
“Umurumda değil.”
“Takmıyorum.”
Bu cümleler çoğu zaman bir savunma zırhıdır.
Çünkü gerçekten umursamayan biri bunu bu kadar vurgulama ihtiyacı duymaz.
Bu tutumun kökeninde şu vardır:

“Eğer önemsersem incinirim.”

Dolayısıyla kişi kendini korumak için duygusal yatırım yapmamayı seçer.
Ama bu, duyguların yok olduğu anlamına gelmez.
Sadece bastırıldığı anlamına gelir.

En derindeki korku:
İncinmek.

Tekrar Zorlantısı: Bildiğimiz Acıyı Yeniden Yaratmak
Freudyen bakış açısına göre insan, tanıdık olanı tekrar etme eğilimindedir.
Bu, “tekrar zorlantısı” olarak adlandırılır.
Yani kişi:
• Görülmemişse → görünmez ilişkiler kurar
• Terk edilmişse → terk edilme senaryoları yaratır
• Değersiz hissetmişse → değersiz hissettiren insanlara çekilir

Ve en çarpıcı nokta şudur:
Kişi sadece bu senaryoları yaşamakla kalmaz,
bazen aktif olarak üretir.

Çünkü bilinçdışı şöyle der:

“Bu hikâyeyi bu sefer kontrol ederek yeniden yazabilirim.”

Ama çoğu zaman sonuç değişmez, sadece sahne değişir.

Sonuçta Cezalandırdığın Yerde Yaralısın
İnsan en çok nerede sertleşiyorsa, orada en çok yaralıdır.
En çok neyi kontrol etmeye çalışıyorsa, orada en çok kontrolsüz hissetmiştir.
Bu yüzden kendine şu soruları sormak güçlü bir içgörü sağlar:
• Ben birini cezalandırırken ne yapıyorum?
• Bu davranış bana neyi hatırlatıyor?
• Çocukken en çok neyi yaşamak zorunda kaldım?
• Şu an kaçtığım duygu ne?

Çünkü gerçek değişim, davranışı düzeltmekle değil,
davranışın kökenindeki duyguyu görmekle başlar.

Ve çoğu zaman o duygu, yıllardır duyulmayı bekleyen bir çocuğun sesidir.