Sahnelenen Geçmiş: Büyümeyen Çocukların Yetişkin İlişkileri

İnsan geçmişini bilinçdışında taşır ve bugünde tekrar eder. Çocukluk yaşantıları zihinde söze, anıya ve anlamlı bir hikâyeye dönüşemediğinde kaybolmaz; yalnızca hatırlanamaz hâle gelir. Ancak hatırlanamayan her şey, ilişkiler aracılığıyla sahnelenmek zorundadır. Çünkü ruh, çözülmemiş olanı kapanmamış bir dosya gibi sürekli açar.

Freud’un tekrar zorlantısı (Wiederholungszwang) kavramı bu süreci açıklar. Kişi, geçmişte pasif kaldığı, çaresiz hissettiği ya da anlamlandıramadığı deneyimleri, yetişkinlikte aktif konumda yeniden yaşar. Bu tekrar bilinçli bir seçim değildir; aksine, egonun henüz temsil edemediği yaşantıları “bitirme” çabasıdır. Danışan “neden hep aynı ilişkileri yaşıyorum?” diye sorarken, aslında çocukluğunda tamamlanamamış bir duygusal süreci tekrar tekrar sahneye koyuyordur.

Nesne ilişkileri kuramı, bu sahnelenmenin ilişki bağlamında nasıl gerçekleştiğini derinleştirir. Melanie Klein’a göre erken dönem ilişkiler, içsel nesneler olarak zihne kaydolur. Eğer bu nesneler bölünmüş, korkutucu ya da tutarsızsa, yetişkinlikte kurulan her yakın ilişki bu içsel sahnenin yeniden kurulmasına dönüşür. Kişi partnerini olduğu gibi görmekte zorlanır; onu ya idealize eder ya da hızla değersizleştirir. Çünkü karşısındaki kişi değil, çocuklukta içselleştirilmiş nesne ile ilişki kurmaktadır.

Winnicott’un katkısı burada kritiktir. Hatırlanamayan çocukluk çoğu zaman “olmamış olan”la ilgilidir: tutulmayan duygular, aynalanmayan ihtiyaçlar, yeterince iyi bir çevrenin eksikliği. Winnicott’a göre bu tür deneyimler anı olarak kaydedilemez; çünkü yaşanırken zihinde tutulmamıştır. Bu yüzden kişi, ilişkilerde sürekli bir şeylerin eksik olduğunu hisseder ama neyin eksik olduğunu söyleyemez. Bu eksiklik, partnerden talep edilir, test edilir, zorlanır. İlişki, bir sevgi alanı olmaktan çıkar; geç kalmış bir bakım talebinin sahnesine dönüşür.

Bion’un containment kavramı, bu tekrarın neden özellikle ilişkilerde ortaya çıktığını açıklar. Çocuklukta duygular yeterince kapsanmadığında, kişi duygulanımı tek başına taşıyamaz. Yetişkinlikte partner, bu taşınamayan duyguların konteyneri haline gelir. Öfke, utanç, terk edilme korkusu, değersizlik hissi ilişkiye boşaltılır. Bu yüzden bazı ilişkiler aşırı yoğun, yorucu ve dramatiktir; çünkü iki yetişkin değil, iki düzenlenmemiş çocuk karşı karşıyadır.

Bağlanma kuramı bu sahnelenmeyi davranışsal düzeyde görünür kılar. Güvensiz bağlanma örüntülerinde kişi, çocuklukta öğrendiği ilişki stratejilerini yetişkin ilişkilerine taşır. Kaygılı bağlanan, sürekli yakınlık arar ama doymaz; kaçıngan bağlanan, yakınlık oluştuğunda geri çekilir. Bu tepkiler bugünkü ilişkiye değil, geçmişte öğrenilmiş bir hayatta kalma düzenine aittir. Hatırlanamayan çocukluk burada bir hafıza olarak değil, bir refleks olarak yaşar.

Terapi süreci, bu sahneleneni söze dökme alanıdır. Hatırlanamayan çocukluk, ancak bir başkasının zihninde tutulduğunda hatırlanabilir hale gelir. Danışan, ilişkilerde yaşadığını anlatırken aslında çocukluğunu anlatır; fakat bunu bilmeden yapar. Terapötik ilişki, ilk kez sahnelenenin durdurulup düşünülmesine izin veren bir alan açar. Böylece tekrar, yavaş yavaş temsile dönüşür.

İyileşme, geçmişi hatırlamakla değil; tekrar etmek zorunda kalmamayla ilgilidir. Çocukluk hikâye olduğunda, kader olmaktan çıkar. Hatırlanamayan çocukluk ise, anlaşılana kadar ilişkilerde sahnelenmeye devam eder. Çünkü ruh, eninde sonunda görülmek ister.