İnsan ruhunun en temel savunması unutma’dır. Büyümek yalnızca bedensel bir süreç değildir; çoğu zaman acı veren, karşılanmamış ihtiyaçlarla dolu çocukluğun üzerini kapatma çabasıdır. Çocukluk; çaresizlik, bağımlılık, yoğun ihtiyaç ve kırılganlık demektir. Yetişkinlik ise bu kırılganlığı taşımayı öğrenemeyen ruh için bir inkâr organizasyonu haline gelir. İnsan büyüdükçe çocukluğunu “geride bırakmaz”; onu bastırır, böler, kimi zaman idealleştirir, kimi zaman bütünüyle yok sayar.
Hatırlanamayan çocukluk, ilişkilerde yeniden sahnelenir. Yakınlıktan kaçan yetişkin, bir zamanlar ihtiyacına cevap alamamış çocuktur. Aşırı kontrol eden, güçlü görünmeye çalışan kişi, içindeki savunmasızlığı saklamaya çalışan çocuktur. Sürekli onay arayan ya da terk edilmekten korkan yetişkin, görülmemiş bir çocukluğun yankısını taşır. Çocukluk hatırlanmadığında, bilinçdışında kader gibi tekrar eder.
Küçük Prens’in söylediği şey, romantik bir nostalji değil; derin bir ruhsal hakikattir. Çocukluğunu hatırlayamayan yetişkin, duygularını da regüle edemez. Çünkü duygu regülasyonu, ilk olarak çocukken bir başkasının zihninde tutulmakla öğrenilir. O deneyim eksikse, yetişkinlikte kişi ya duygularını taşır ya da onlardan kaçar. Sertleşir, rasyonelleşir, küçümser, mesafe koyar. “Olgunluk” çoğu zaman bu savunmalarla karıştırılır.
Terapi, tam da bu noktada devreye girer: Yetişkini çocuksulaştırmak için değil, çocuğu hatırlatmak için. Hatırlamak, zayıflamak değildir; bütünleşmektir. İnsan çocukluğunu hatırladığında, bugünkü tepkilerinin kaynağını görür, kendine karşı daha şefkatli olur. Çünkü anlar ki bazı korkular bugüne ait değildir; geçmişte yalnız kalmış bir çocuğun hâlâ seslenmesidir.
Belki de gerçekten büyümek, çocukluğumuzu unuttuğumuzda değil; onu artık inkâr etmek zorunda kalmadığımızda mümkündür. Küçük Prens’in ima ettiği gibi: İnsanı olgunlaştıran yaş değil, hatırlayabilme cesaretidir.
