Alçakgönüllülüğün Görünmez Bedeli: İlişkilerde Sınır ve Talep Etmeyen Kendilik

Alçakgönüllülük zamanla Sessiz Kalanın Yükü oluyorsa, İyi Olmanın Yorgunluğunun bedeli Görülmeyen İhtiyaçlar oluyorsa
Bir durup düşünmeli:
“Sorunsuz” Olmanın Ruhsal Bedeli ne?
Alçakgönüllülük mü, Kendilikten Vazgeçiş mi?

Alçakgönüllülük çoğu zaman psikolojik olarak yanlış okunur.
Dışarıdan bakıldığında uyum, anlayış ve olgunluk gibi görünür; fakat ilişkisel düzlemde bu tutum, sınırların silikleşmesine zemin hazırlayabilir. İnsan zihni, karşısındakinin itiraz etmeyen yanını “ihtiyaçsızlık” ile karıştırma eğilimindedir. Böylece alçakgönüllü bireyin talepleri fark edilmez, hatta yok sayılır.

Psikodinamik açıdan bakıldığında, alçakgönüllü kişilik yapılanmalarında süperegonun güçlü, agresyonun ise içe dönük olduğu görülür. Kişi öfkesini ve talep etme dürtüsünü bastırarak ilişkide kalmayı, onaylanmayı ya da terk edilmemeyi garanti altına almaya çalışır. Ancak bastırılan her ihtiyaç, ilişkide görünmez bir borç yaratır; zamanla tükenmişlik, kırgınlık ve değersizlik duyguları ortaya çıkar.

İlişkisel alanda sınır koymayan birey, farkında olmadan karşısındaki kişiye “daha fazlasını alma” izni verir. Bu durum, karşı tarafın kötü niyetli olmasından çok, insan doğasının sınırları dışarıdan değil, içeriden algılamasıyla ilgilidir. Sınır ifade edilmediğinde, ihlal edilip edilmediği de anlaşılmaz.

Alçakgönüllülüğün sağlıklı bir ruhsal konum olabilmesi için, kendilik değeriyle desteklenmesi gerekir. Talep edebilmek, itiraz edebilmek ve hayal kırıklığını dile getirebilmek; alçakgönüllülüğün karşıtı değil, onun olgunlaşmış halidir. Aksi halde kişi, “iyi” kalabilmek uğruna kendi psikolojik ihtiyaçlarını feda eder ve bu fedakârlık zamanla sessiz bir öfkeye dönüşür.

Ruhsal sağlık, yalnızca başkasını gözetmekle değil; kişinin kendi ihtiyaçlarını da görünür kılmasıyla mümkündür. Alçakgönüllülük, kendinden vazgeçme değil; kendini inkâr etmeden başkasıyla ilişki kurabilme kapasitesidir.

Alçakgönüllülük, ilişkilerde çoğu zaman görünmeyen ama güçlü sonuçlar doğuran bir ruhsal konumdur. Kişi anlayışlı, uyumlu ve fedakâr olmayı seçtikçe; çevresi bu tutumu bilinçdışı biçimde sınırsız erişim olarak algılayabilir. Buradaki sorun, alçakgönüllü bireyin iyi niyetinden çok, bu iyi niyetin nasıl okunduğudur.

Örneğin iş hayatında, sorumlulukları sessizce üstlenen bir çalışan düşünelim. Ek görevler verildiğinde “Hayır” demez, mesaiye kalır, işi yetiştirir. Başlangıçta takdir edilen bu tutum, zamanla görünmez hale gelir. Yönetici artık onun yükünü fark etmez; çünkü o hiçbir zaman “yoruldum” dememiştir. Daha yüksek sesle itiraz eden bir meslektaşı ise daha çabuk duyulur. Böylece alçakgönüllü olan, çalışkanlığının değil suskunluğunun bedelini öder.

Yakın ilişkilerde de benzer bir dinamik görülür. Partnerinin ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koyan kişi, ilişkiyi sürdürebilmek için kendi beklentilerini geri çeker. “Önemli değil”, “Sen nasıl istersen” cümleleri, kısa vadede uyumu artırır gibi görünse de uzun vadede kişinin kendilik algısını zayıflatır. Zamanla karşı taraf, bu ihtiyaçların gerçekten olmadığına inanır. İlişkide bir dengesizlik oluşur; biri talep eder, diğeri uyum sağlar.

Aile ilişkilerinde alçakgönüllü çocuklar sıkça “sorunsuz çocuk” etiketiyle büyür. Kendi duygularını bastırdıkları için anne babanın dikkatinden çıkarlar. Oysa daha tepkisel olan kardeş daha çok ilgi görür. Bu çocuk, yetişkinlikte de benzer bir kalıbı tekrarlar: İhtiyaçlarını dile getirmediği için fark edilmez; fark edilmedikçe değersiz hisseder.

Psikodinamik olarak bu örüntü, “sevilmek için talep etmemeliyim” inancıyla bağlantılıdır. Kişi, öfkesini ve hakkını arama dürtüsünü bastırarak ilişkide kalmayı güvence altına almaya çalışır. Ancak bastırılan her duygu, ilişkide pasif bir kırgınlık biriktirir. Bu kırgınlık zamanla içe döner; depresif duygulanım, tükenmişlik ya da psikosomatik belirtiler şeklinde kendini gösterebilir.

Sağlıklı alçakgönüllülük, kişinin kendini küçültmesi değil; kendini inkâr etmeden başkasıyla temas edebilmesidir. “Hayır” diyebilmek, talep edebilmek ve haksızlığı adlandırabilmek; kişinin bencil olduğunu değil, psikolojik olarak var olduğunu gösterir. Çünkü ilişkiler, ancak iki taraf da görünür olduğunda adil bir zeminde kalabilir.